3 question interview with Suat Yalaz

Suat Yalaz - Karaoglan 1 Çizgi-roman macerasına ilk başladığınız yıllarda Türkiye'deki tabloyu ve çizgi-roman / tasarım dünyasını nasıl tanımlarsınız?

Benim çizgi-roman macerasına atılma öyküm, genelde bilindiği gibi; Kaan (1959) ve Karaoğlan (1960) ile başlamaz. Çok daha öncelere dayanır.

1947 yılında babamın memuriyeti dolayısıyla bulunduğumuz Kayseri'de, yaşıtlarım kız enstitüsü önünde bir aşağı bir yukarı çapkınlık voltaları atarlarken, ben, evimizin "müştemilati" olan küçük baraka evde, 15 yaşımda ilk çizgi-roman denemem olan "İkizler Çiftliği" romanımı yazıp çizmeye çalışıyordum.

Suat Yalaz - Alpago Çizgi-romanı, küçük harçlıklarımla aldığım haftalık "1001 Roman" dergisindeki Tarzan, Mandrake, Brick Bradford, İki Baytekin (Flash Gordon) ve benzeri çizgi-romanlardan tanıdım. Çizgiye yatkınlığım, 3 yaşında iken bembeyaz bir yastığın üstüne mürekkepli kalemle tek pencereli kapısız bir ev resmi çizmemle kanıtlanıp, bir yığın azar ve küçük bir şaplakla "tescillenmiş"ti. Bu çizgi roman kahramanlarının kopyalarını çizerek ilk kanat çırpmalarıma başlamış oluyordum, ilerde bu işin bütün hayatımı kapsayacak, tutkuyla, büyük bir aşkla fakat söylene söylene yapacağım bir iş olacağını aklımdan bile geçirmeden.

Babam Nuri Yalaz, Cumhuriyet devriminin ilk aydın gençlerinden olduğu için evimize Cumhuriyet gazetesi girerdi. Ağabeyim Nihat Yalaz'ın mizaha ve hicve düşkünlüğü yüzünden de "Amcabey" dergisi girerdi. Benden 5 yaş büyük Nihat a'bim, bana Cemal Nadir'in günlük karikatürlerini ballandıra ballandıra anlatırdı ve ben karikatürümüzün en büyük ustası Cemal Nadir Güler'in hayranıydım.

Cumhuriyet tarihimizin ilk ve en büyük ustası Cemal Nadir Güler'in Cumhuriyet gazetesindeki günlük karikatürleri ve haftalık Amcabey dergisindeki Amcabey'in, Ak'la Kara'nın, Dalkavuk'un maceralarının tutkunu olmuştum. Beni bu şifa bulmaz hastalığa bulaştırdıkları için önce babama sonra a'bime çok büyük şükran borçluyum. (Şimdi ikisi de rahmetli.)

Suat Yalaz - Karaoglan Çizimi kolay olduğu için, çizgi-romandan, - daha doğrusu "realist" resim çizmeden çok önce küçük bloknot defterlere ilk karikatürlerimi çiziyordum.

Adana'da iken, karikatürlerimi gören bir gazeteci dost ağabey beni elimden tuttuğu gibi karikatür defterimle birlikte doğru, yazı yazdıği "Türk Sesi" gazetesine götürmüştü. Adam, son karikatürüme uzun uzun bakmış, sonra bir de bana bakmıştı biraz şaşkın. Sene 1945. Dünya savaşı bitmiş, Almanya teslim olmuştu. Karikatürde, bir topun yanında "nalları altı kabaralı postallarını - havaya dikmiş" bir Alman askeri yatıyordu. Yazının lejandı (alt yazısı) söyleydi:

O yalan bu yalan,
Topu attı Alaman!

Adam bana bir daha baktı. 1932 doğumlu olduğuma göre 13 yaşındayım.

- Bunların hepsi kopya! dedi.

Adamın, "Çok güzel, basalım bunu." demesini beklerken beni kopyacılıkla suçlaması üzerine, öfkeyle yerimden firlayıp elindeki bloknotumu kapmış:

- Asıl senin yazdıkların kopya, demiş ağlayarak kendimi sokağa atmıştım.

Gazeteci ağabey Aydın Nisarî, arkamdan koşarak beni teselli etmeye çalışıyordu ama boşuna. Böylece, ilerde bütün hayatımı kapsayacak olan yazar-çizerlik mesleğimin ilk kavgasını vermiş oluyordum, 13 yaşında.

2 Karaoğlan dizisini yazıp cizdiğiniz dönemde size ilham kaynağı olan çizerler kimlerdi? Suat Yalaz - Karaoglan

Çizgi-roman ya da karikatür konuşunda bana bir şey öğretecek biri olmadığı için, - öğretmenlerim bile beni hayranlıkla izlerdi(!) Ben, çerçeveleri önceden çekilmiş bembeyaz sayfaya, önce bir kurşunkalem önçalısması (eskiz) yapmadan, tarama ucunu doğrudan çin mürekkebine daldırıp çizmeye başlıyordum.

Bir yaz tatili boyunca başımı kaldırmadan çalışıp "İkizler Çiftliği" şaheserimi bitirmiştim. Konu bir zengin ailenin çiftliğinde geçiyordu. İkizlerden biri bana benziyordu. "Modern" kafalı, müziğe, san'ata düşkün, çapkınca bir genç. İkiz kardeşi de, Nihat ağabeyimden kaynaklanıyordu. Ağırbaşlı, tutucu, köy yaşamını benimsemiş biri. Macera bu zıt dünya görüşlü iki kardeşin, her konuda rekabetiyle, zaman zaman kavga edip barışmalarıyla sürüp gidiyordu.

Bu, 15-16 yaşımda yazıp resimlediğim roman, 1952 yılında itile kakıla katıldığım Yıldız sinema dergisinin "artist yarışması" sırasında tanıştığım ünlü müzisyen ve film yapımcısı İlham Gencer tarafından filme alınmak üzere ele alındı. Başroldeki ikiz kardeşleri yarışmada birinciliği paylaşan Ekrem Uçak ile ben canlandıracaktık. Filme alınma işi uzayınca, ben karikatürlerime dönmüştüm, Ekrem ise sinema sevdasına kapılmış, işe asılmış, yıllar sonra ünlü starlarımızdan Ekrem Bora olmuştu.

Bizim, cahilliğimizden, önce kurşunkalem çalışması yapmadan yazıp çizdiğimiz "İkizler çiftliği" romanı, filme alınma şansını kıl payı kaçırmıştı ama 54 yılında, gençlik idolüm, "Atlı Han", "Kızıl Tuğ", "Gültekin", "Savcı bey" gibi büyük Türk romanları dizisinin yazarı olan Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun çıkardığı Tan gazetesinde günlük olarak yayınlanmıştı. Bu yayınlanma, 5 yıl sonra 59 yılında aynı Kozanoğlu'nun beni Akşam gazetesinde birlikte çalışmaya çağırmasına vesile olacaktı ve benim hayatımda dönüm noktası olan Kaan ve Karaoğlan çizgi-romanlarının ortaya çıkmasını sağlayacaktı.

Tan gazetesi macerasından önce, biz genç çizerlerin uğrak yeri olan Vatan gazetesinin ressamlar odasında Bedri Koraman'a "İkizler çiftliği" romanımı gösterip düsüncesini almak istemiştim. Resimlere baktı, baktı, bir daha bir daha baktı. Ben, "galiba beğendi" diye düsünürken:

- Resimlerde iş yok amma, kurşunkalemleri iyi silmişsin, dedi.
- Ne kurşunkalemi, diye sordum saf saf.
- Resimleri çinilemeden önce yapılan kurşunkalem çalışması.
- Önce kurşunkalem çalışması mı yapılıyor?
- Yahu kardeşim sen bunları kurşunkalem çalışması yapmadan mi çizdin?
- Evet. Önce kurşunkalem sonra çini?

Bedri Koraman öfkeyle karışık şaşkınlıkla ayağa fırladı:

- Yahu aslanım, sen benle dalga mı geçiyorsun.

Oda arkadaşlarına döndü resimlerimi göstererek:

Altan! Çetin! Yahu çocuklar gelin Allah aşkına, Suat bu resimleri kurşunkalemsiz yapmış güya! Bakar mısınız!

Ünlü karikatürist, sinema ve tiyatro oyuncusu Altan Erbulak'la gazetenin ressamı Çetin Özkırım masalarından kalkıp geldiler, 80 sayfalık romanı bölüşüp kurşunkalem izi aradılar resimlerin altında.

Bulamadılar tabi. Çünkü yoktu. Bilmiyordum ki önce kurşunkalemle bir ön çalışma yapıldığını. Bâb-i Âli'nin 3 ustası dehşet içinde kaldılar o gün. Altan rahmetli, adımı "altın bilek" koymuştu ve gençlerden Suat Yalaz'ın kurşunkalemsiz resim yaptığı "inanılmazı" dilden dile dolaştı uzun zaman.

Suat Yalaz Çizgi-romana başladığım zamanlarda etkisi altında kaldığım ilk ustalar, Amerikalı Alex Raymond (Flash Gordon) ile Hal (Harold) Foster (Tarzan) oldu. Çizgilerinden, tarzlarından etkilendiğim bu ustalara zamanla başka, özellikle Avrupalı ustalar da eklendi, örneğin, Hugo Pratt (Corto Malteze), Victor de la Fuente (Mortimer) ve Jean Giraud (Blueberry).

Bu ustalarla, Fransa'da, Angouleme şehrinde her yıl düzenlenen ünlü çizgi-roman festivallerinden birinde tanışmıştım. Karşılıklı komplimanlar ve resimler alıp verişmiştik.

Jean Giraud'nun çizdiği Blueberry'yi bir Türk-Fransız ortak yapımı olarak filme almak istemiştim. Çizgi-romanın kâbesi sayılan ünlü Dargaud yayınevinde buluştuğum eserin yaratıcısı yazar Jean-Michel Charlier, bana 6 ay opsiyonlu bir ön anlaşma imzalarken: "Kayıp Alman'ın hazinesi"ni filme almak isteyen ikinci yapımcısınız, demişti.

-Kimmiş o çakal, bu hikâyeyi benden önce keşfeden, diye sorduğumda. Sergio Leone demişti.

Ne yazık ki, Fransız ortak, ünlü romancı George Simenon'un oğlu Marc son filminden çok para kaybedince anlaşmamızı değistirmeye kalkmış, ben de kabul etmemiştim. O yıl da zaten Sergio Leone'nin yaptığı "My name is nobody" filmi Western filmlerinin sonunu getirmişti.

3 Türkiye dışında yaşamanın ve üretmenin sanat çalışmalarınıza etkisi nasıl oldu?

Yurt dışında çalışmanın ve üretmenin san'at çalışmalarıma etkisi çok yönde çok yararlı oldu. Söyle ki:

Önce, Türkiye'de yaptığım işler çok beğenildiği ve beni eleştirecek bir hocam ya da san'atçı büyüğüm olmadığı için, ben kendi yolumu kendim bulmaya çalışıyor, kendi kurallarımı kendim koyuyordum. Kendi kitaplarımı kendim çıkarıyor, kapakları kendim çizip kendim düzenliyordum. Yaptığım işleri gazete yönetmenine verdiğim zaman sadece kaç sayfa iş verdiğime bakıyor, nezaketen "Eline sağlık.." deyip geçiyordu.

Oysa, mükemmeliyetçi yapımdan dolayı birilerinin beni eleştirmesi için "adam" arıyordum. Bulamadım.

Hiç unutmam, bir gün, Hürriyet gazetesine çizdiği "Gerçek Hayat Hikâyeleri" çizgi-roman dizisiyle ünlü olan ve çağdaş çizgi-romanı gerçekten iyi uygulayan dostum Faruk Geç'e:

- Yahu Faruk'cum, benim resimler için bir şeyler söylesene. Eksiğim yanlışım var mı yok mu? dedim.
- Yaa, Suat'çığım, demişti, ben senin hayranlarından biriyim.

Işte o eleştiri yapacak, eksiğimi, yanlışımı söyleyecek "bir bilen"i Paris'e gittiğim zaman buldum.

Bana, aynı zamanda kendisi de çizgi-roman ressamı olan, Ermeni asıllı yayınevi müdürü Jean Pape (Papazian) fonları işlemek yerine taramayla doldurmak gibi bir kolaycılığa kaçmamın yersiz olduğunu, aynı eforla fona bir kapı, pencere, ağaç ya da bulut çizebileceğimi söylemişti. Çok doğru bir laf ettiğini, söylediğini yaptığım zaman anlamıştım. Ondan sonra, hiç üşenmedim, eski çizdiğim resimlerden taramaları silip yerlerine olması gereken eşyaları çizdim. Tabii zaman bulabildikçe ve olabildiğince.

Almanya'da, çok ünlü Bertelsmann Yayınevi'ne "Der Kleine Vampir" (Küçük Vampir)in maceralarını çizerken de bana, kalabalık sahnelerde, arka plandaki insanların karikatürümsü olduklarını, onları düzeltmemi istemişlerdi. Serde (kökenimizde) karikatüristlik var ya.

Böylece çizdiklerim ilk kez geri çevrilmiş oluyordu.
Bunların dışında, eserlerini albüm olarak gördüğünüz san'atçıların kendileriyle bir festivalde, sergide karşılaşıp el sıkışmanın, karşılıklı övgülü laflar etmenin insana verdiği huzur ve özgüven tazeleme olayı da işin bir başka güzel ve yaralı yanı oluyor tabii.

Suat Yalaz - Enver Paşa
FEATURED GUESTS:
CREATIVE DESIGN & ART DIRECTION

* English-translated versions coming soon!